bozkir.net Bozkir Forum Arsivi 16 Ekim 2019 - 03:49 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Mesaj yazmaya başlamadan önce Forum Kurallarını Okuyunuz.
 
 
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
Gönderen Konu: Güzel Sözler Ve Hikayeler.  (Okunma Sayısı 10556 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« : 11 Şubat 2009 - 21:24 »

SEVGI!!

80'ine merdiven dayamis yasli baba ile onu ziyarete gelen 45 yasinda ve saygin bir isi olan- oglu salonda oturuyorlardi.

Hal-hatirdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oglu susmus, ayrilmanin sinyalini vermisti.

O anda üzerinde oturduklari sedirin yanindaki pencerenin pervazina bir karga kondu.

Yasli baba kargaya gülümserek biraz baktiktan sonra ogluna sordu:

- Bu ne oglum?

Oglu saskin, cevapladi:

- O bir karga baba.

Yasli baba kargaya biraz daha baktiktan sonra yine sordu:

- Bu ne oglum?

Oglu daha da saskin, yine cevapladi:

- Baba, o bir karga

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle basini saga sola çeviriyor, basini yan yatiriyor, havaya bakiyor, sonra basini yine onlara çeviriyordu. Yasli baba üçüncü defa sordu:

- Bu ne?

Oglunun saskinligi sabirsizliga dönmüstü:

- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni isitmiyor musun ?!

Yasli baba dördüncü defa da sorunca oglunun sabri tasti ve sesini yükseltti:

- Baba bunu neden yapiyorsun?

Tam dört defadir onun ne oldugunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.

Sabrimi mi deniyorsun ?!

Babasi -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalkti,

içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.

Bu bir hâtira defteriydi.

Oturdu, sayfalarini karistirdi ve aradigini buldu.

Sevgiyle gülümseye devam ederek

sayfasi açik bir vaziyette defteri ogluna uzatti ve o sayfayi okumasini söyledi:

'Bugün 3 yasindaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanibasimizdaki pencerenin pervazina bir karga kondu.

Oglum tam 23 defa onun ne oldugunu sordu.

23 sorusunda da ona sevgiyle sarilarak,

onun bir karga oldugunu söyledim.

Rahatsiz olmak mi? Hayir! Onun sorusunu masumca tekrar edisi içimi sevgiyle doldurdu...'
« Son Düzenleme: 11 Şubat 2009 - 21:52 Gönderen: karalar » Kayıtlı
leskog_harme
Yeni Başlayan
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 306



« Yanıtla #1 : 11 Şubat 2009 - 21:47 »

   Çok güzel bir paylaşım gerçekten. Ebeveynlerimizin kıymetini bilemiyoruz, sanırım bilemeyeceğizde...

Paylşaım için teeşekkürler...
 
Kayıtlı

İmzanız kural dışı !!
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #2 : 12 Şubat 2009 - 12:07 »

Kabağın Sahibi Vardır Elbet!

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.. .
Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!


Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu, bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına yapışanlar anlayacaklardır …….

Gününüz , ömrünüz güzel olsun……..   
Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #3 : 13 Şubat 2009 - 14:44 »

Aslında çok şeydir, Türk olmak.

En basta NE MUTLU TURKUM diyebilmektir!!!

Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
 
Türk olmak,
Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak,
faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığınca.Türk olmak,
demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde.
 
Türk olmak,
lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
 
Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.
 
Türk olmak,
Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
 
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Arabaya koş**** ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her
metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
 
Türk olmak,

Troya'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.
 
Türk olmak,
Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, Istanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak,Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır.
 
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
 

Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.

Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak,
harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
 
Türk olmak,

askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun  ardından 'bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim' demesidir.
Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez  dokunurken 'vatan sağ olsun' demesidir.

Türk olmak,
'Türk çayında radyasyon olmaz' yalanları ile, 'gusül abdesti alana aids bulaşmaz' dolanları ile yaşamaktır.
 Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak,

ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen  şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır

Türk olmak,

Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak,
milli maçta ağlamaktır.
Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.
 
Türk olmak,
aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
Eşkıyaya türkü yakmaktır,
 
Türk olmak,

Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir.

Türk olmak, Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır.
 
Türk olmak,
saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'nasip', vermediklerine 'kısmet' demektir.

Her işin 'hayırlısına' inanmaktır ve 'feleğe' küfretmektir ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak,
Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
 Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını
atabilmektir.
 
Türk olmak,

mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya  gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak,

Buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır
cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak,

Sırtından saplanan her hançeri, her ihaneti ve ihanet edenleri, kardeşim demektir, anlamasalarda. Hep sabredendir.

Osmanli ile ovunebilmektir..

Türk olmak,
En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her
ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Olecegini bile bile hucum emri ile kafasini siperden cikarabilmektir.

Muhammed ummeti
ALLAH 'in kulu olabilmektir
 
Zor iştir Türk olmak.
 
Türk olmak, Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
 


Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da bin yıl ayakta dik durabilmektir.

Ve...Daha nice bin yıllara meydan okumaktır...
Kayıtlı
murat-t
Aktif Üye
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 589


« Yanıtla #4 : 13 Şubat 2009 - 15:16 »

karalar   yazıların  icin  cok  teşkkür  ederim......gerçekten  anlamlı  hikayeler eline  sağlık.......
Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #5 : 13 Şubat 2009 - 19:03 »

karalar   yazıların  icin  cok  teşkkür  ederim......gerçekten  anlamlı  hikayeler eline  sağlık.......
Sizler sağ olun, vakit ayırıp okuduğunuz için.
Kayıtlı
AliRizaOzaslan
Aktif Üye
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 903


« Yanıtla #6 : 14 Şubat 2009 - 08:09 »


 Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da bin yıl ayakta dik durabilmektir.

Ve...Daha nice bin yıllara meydan okumaktır...




 Harika      
Kayıtlı

Hamdım             Piştim            Yandım
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #7 : 14 Şubat 2009 - 10:01 »

FİNCAN

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.

"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.

"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

"Henüz değil!"

"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"

"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.

"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"

"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"

Ona "Evet" dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."

"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

 Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni böyle yapacağını fark edemedim. benden fazla sevip iyilik

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim."         

* * * * * *

Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
  [/
size] [/b]
« Son Düzenleme: 14 Şubat 2009 - 10:05 Gönderen: karalar » Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #8 : 16 Şubat 2009 - 11:32 »

Bir gün Müslüman memleketlerinden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal ATATURK'u görmeye gelmişti. Kendisine:
-"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu.
Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal ATATURK:
-"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.
Adamcağız yüzüne bakakaldı.
-"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..."
-"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız."
« Son Düzenleme: 16 Şubat 2009 - 11:38 Gönderen: karalar » Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #9 : 17 Şubat 2009 - 23:24 »

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum.

Göreniniz bileniniz duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlanmıştı.
“Bu günden sonra divanda dergahta bargahta mecliste meydanda Türkçe’den başka dil konuşulmaya”
diye
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını çarşıyı pazarı köyü şehri fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu şaşırdım merak ettim dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere
gördüklerine duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo
Sunucunun spiker
Gösteri adamının showmen
Radyo sunucusunun diskjokey
Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store
Bakkalın market
Torbanın poşet
Mağazanın süper hiper gross market
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard
Sayı tablosunun skorboard
Bilgi alışının brifing
Bildirgenin deklarasyon
Merakın uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli özün bile seyrek uğradığı
Beldelerin girişinde welcome
Çıkışında goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın muhafızın body guard
Sanat ve meslek pirlerinin duayen
İtibarın saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin alanın platform
Merkezin center
Büyüğün mega
Küçüğün mikro
Sonun final
Özlemin hasretin nostalji olduğunu öğreneniz var mı?
İs hanımızın plaza
Bedestenimizin galeria
Sergi yerlerimizi center room show room
Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food
Yemek çeşitlerimizin menü
Hesabını adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks
Üç katlı komşu evini tripleks
Köşklerimizi villa
Eşiğimizi antre
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik
Sevimsizin antipatik
Vurguncunun spekülatör
Eşkıyanın mafya
Desteğe bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi kır gezisini picnic
Bilgisayarı computer
Hava yastığını air bag
Eh pek olasıcalar oluru pekalayı okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberlerflash haber
Yasa varol sevinçleri oley oley
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Virvirik dağının tepesindeki köyde Cafe show levhasının altında acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı bayrağımızı inancımızı çaldırmayalım derken dilimizin çalındığını talan edildiğini özün el diline özendiğine içi yananınız var mı?
Masallarımızı tekerlemelerimizi ata sözlerimizi unuttuk şarkılarımızı türkülerimizi ninnilerimizi kaybettik Türkçe’miz elden gidiyor dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum göreniniz bileniniz duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı …
Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?
Kayıtlı
PINAR
Yeni Başlayan
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 165


« Yanıtla #10 : 18 Şubat 2009 - 11:36 »

paylaşımlarınız için teşekkür ederim.
Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #11 : 19 Şubat 2009 - 20:20 »

Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile giderdi. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein'a; 'Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve artık neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum' demiş. Einstein gülümseyerek ona bir öneride bulunmuş: 'Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar.', 'o halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen yap konuşmayı, ben de arka sırada seni dinlerim.' Şoför, gerçekten çok başarılı bir konuşma yaptı ve sorulan tüm soruları doğru yanıtladı. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta sorulmamış bir soru sordu. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye döndü ve: 'Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip' dedi. Sonra da Einstein'ı işaret ederek şöyle devam etti: 'Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile yanıtlayacak.'

 Cheesy
 
Kayıtlı
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #12 : 20 Şubat 2009 - 20:32 »

Dunyanin en unlu kalp doktoru Mehmet Oz'un arabasi bozulmus,
arabasini tamire goturmus.
Tamirci arabasinin kaputunu acmis ve Mehmet Oz'e donerek:
*"Size bir sey soracagim. Nerede ise ben ve siz ayni isleri yapiyoruz.
Mesela ben simdi itina ile kaputu acacagim bir bakista problemin
nerede oldugunu anlayacagim, kapakciklari temizleyecegim, gerekirse
kablolari, motor yagini degistirecegim, hatta cok gerekli ise motoru
cikarip yerine yenisini takacagim. Soylesenize nasil oluyorda siz milyon
dolarlar kazaniyorsunuz ama ben metelige kursun atiyorum?"*
Bunu uzerine Mehmet Oz tamircinin kulagina egilmis ve soyle demis:
*"Bunlarin hepsini motor calisiyorken yapmayi denesene !!!"*
Kayıtlı
hakiki
Aktif Üye
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 937



« Yanıtla #13 : 21 Şubat 2009 - 10:36 »

Doğru denede gör Grin Cheesy Wink

Kayıtlı

Nice  insanlar gördüm, üstünde elbise yok.
Nice elbiseler  gördüm, içinde insan yok.

                             Mevlana
karalar
Süper Aktif Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1161



« Yanıtla #14 : 21 Şubat 2009 - 13:24 »

Tevazu

Bir adamcagiz kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alir.
neden sonra, yaptiklarindan pişman olur ve hiç olmazsa iyi birsey yapmis
olmak için bunu Haci Bektas Veli 'nin dergahina kurban olarak bagislamak
ister. o zamanlar dergahlar ayni zamanda asevi islevi görüyordu.

Durumu Haci Bektas Veli 'ye anlatir ve Haci Bektas Veli helal degildir diye
bu kurbani geri çevirir. bunun üzerine adam Mevlevi dergahina gider ve ayni
durumu Mevlana 'ya anlatir mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. adam ayni
seyi Haci Bektas veli'ye de anlattigini ama onun bunu kabul etmemis
oldugunu söyler ve Mevlana 'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana söyle der:

- biz bir karga isek Haci Bektas veli bir sahin gibidir. öyle her lese
konmaz. o yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

adam üsenmez kalkar Haci Bektas dergahi'na gider ve Haci Bektas veli'ye,
Mevlana'nın kurbani kabul ettigini söyleyip bunun sebebini bir de Haci
Bektas veli'ye sorar. Haci Bektas da söyle der:

- bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir.
bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü
kirlenmez. bu sebepten dolayi o senin hediyeni kabul etmistir.
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
 
Gitmek istediğiniz yer: